Bak Krom Dedim, Akıllı Ol Dedim…

Previously on OrtaParmak: Krom Ölüleri Say!

İyice gerilip, şişeyi olabildiğince geriye atıp, olanca gücümle indirdim kafasına, ama şanssızlığıma, şişenin dibi denk geldi herifin bıngıldağına (şiir gibi oldu lan). Şişe kırılmadı. Şişe kırılmayınca rezil hissettim kendimi. Etraftakiler böyle birbirini dürtüp, beni gösterip, “aaa rezile bak, bi şişeyi kıramadı herifin kafasında, oğlan lan bu” falan diye geyiğimi yapıyor gibi tribe girdim.

Amına kodumun çocuğu seni. Aslında bu kadar uzatmak niyetinde değildim. Yeminle. Tek kerede sağlam bir oturtacaktım şişeyi kafasına, şişe tuzla buz oldu mu dönüp arkamı yürüyecektim. Ne korumalar gelebilecekti, ne polis, ne bu gereksiz kalabalık… Yürüyüp çıkacaktım bardan, muzaffer. İşte öyle temiz bir iş yapmak niyetindeydim.

Ama öyle olmadı işte. Elimden geldiğince sağlam vurdum, adamın gözler kaydı, dizlerinin bağı kesildi, ama şişe sağlam. Olmadı bu hayır. Tekrar gerildim, bu sefer şişeyi arkamda daha aşağıya kadar indirdim, olanca gücümle tekrar vurdum. Şişe yine kırılmadı. Korkarım bu amına kodumun şişesi, bu tıknaz Corona, bugün beni katil edecek. Lan keşke adam gibi bi şişe şarap içseydim. Onlar daha iri oluyor, yüzey gerilimi daha az ve daha kolay kırılıyor (ya da kırılıyor olmalı herhalde fiziken ve mantıken).

Tüm bunlar olurken etrafımızdaki herkes 3 – 4 metre gerilemiş, ama gözlerini alıp kayıtsız da kalamıyorlar olup bitene. Bu ortaçağ barbarlığını seyretmekteler. Böyle bir insan çemberinin içindeyiz. Herkes bana ve inatla kırılmayan Corona şişesine bakıyor. Daha da kasıp kendimi, var gücümde tekrar indiriyorum şişeyi kafasına, alnından kanlar akar bir vaziyette yere yığılmaya çabalıyor, ama beceremiyor, çünkü sol elimle gırtlağına yapışmışım. Artık sol kolumla tüm vücudunu taşıyamıyorum, bıraktım bırakacağım. Ama şişe yine kırılmıyor.

Bu şekilde kaç kere vurduğumu hatırlamıyorum. Daha doğrusu ben 3 kere vurduğumu hatırlıyorum, ama hastane kayıtları ve Nastya daha mükerrer darbelerden söz ediyor. Muallakta yani. Derken birden ayaklarım yerden kesiliyor. “Amına kodumun şişesi be”, diyerek fırlatıyorum şişeyi kafasına doğru. Bodyguard’lara hiç direnmiyorum. Terslenmiyorum. Onlarla hiçbir hesabım yok. Onlar da bana gayet efendi davranıyorlar. İki koltuk altımdan kaldırıp, bir deli, hatta hastane atığıymışım gibi, biz ilerledikçe sağa sola ayrılan kalabalığın arasından geçirip beni, kapının önünde ayaklarımın üstüne yere bırakıyorlar. Bir an içeri doğru zorlayayım diye düşünüyorum. Ama kapıyı kapatan bu iki şerefsizin her biri 2 metre boyunda falan ve gayet yapılılar. Ayrıca arkalarında 4 – 5 kişilik koruma ordusu daha var. İçeri dalabilme ihtimalim sıfır. “İyi akşamlar” diyorum bodyguard’lara, “ve o pisliği ayıltıp onu da dışarı çıkartabilirseniz, kendisiyle bitmemiş bir hesabım var”.

Nastya geliyor, “ne yaptın sen?” diyor. Biraz gergin olduğumu söylüyorum sadece. “Gidelim,” diyorum: “polis yoldadır. Gelmeden uzayalım”. “Bi dakka ceketim kaldı barda, onu alayım” diyor. “Ceketine sıçayım, yürü gidelim,” diyorum. “Marks & Spencer” diyor, diyerek bara doğru uzuyor. Sıçayım Marks & Spencer’a… Şimdi polis gelecek.

O arada, ufaladığım lavuğun arkadaşları, karılı kızlı erkekli, bardan dışarı sukün ediyorlar. Bunlar da Karadenizli bir nevi. Yani bir anlamda üzerime kahve boşalıyor. Bunun kız arkadaşlarından biri “burası Ukrayna, dağ başı değil” diyor. Ben kıza “sikerim Ukrayna’yı” diyemeden, kızın arkasından doğru bir yumruk patlıyor suratımda. Ben merakla kafamı uzatıyorum yumruğun geldiği yöne doğru. Yüzünü göreyim, ananı sikeceğim, orası kolay. Kızın omuz hizasını aşar gibiyim ki ikinci yumruk iniyor suratıma. Ama bu sefer seni gördüm pis fare. Bunu alıyorum, arkama park etmiş arabanın tekerine doğru, kafamda patlayan yumruklara da bakmadan, offf, ama gönlümce dövemeden korumalar yine ayırıyor. İbneler. Taraf tutuyorlar.

Beni bunlardan çekip alıyorlar. Kahve müdavimleri bir tarafa, ben diğer tarafa, arada bodyguard’lar ve kalabalık. Sonra Nastya çıkageliyor tekrar. “Ben ceketimi bulamadım, sen nasılsın” diyerek. “Sokacam ceketine Nastya, gidelim artık” diyorum. “Yok bir daha bakacağım çabucak, bir yere gitme emi?” diyor. Anamı siksinler dalga geçiyor. Lan polis gelse gidelim dese, durabilecek miyim? Ya da ben gitmeye kalksam polis bırakacak mı? Bu kadınlar nasıl bu kadar beyinsiz olabiliyor???

Demeye kalmadan polis geliyor. Hem de normal polis değil, bizdeki çevik kuvvet benzeri, berkut denilen daha taşşaklı, polisin daha kıdemlisi olan, çok pis bişi yani. Lavuğu çıkarıyorlar bardan, karga tulumba. Gerçekten mi pert olmuş, yoksa numara mı yapıyor bilemiyorum. Ama her uzvundan 2 kişi taşıyor. Polis nazikçe sırtıma vuruyor, “karakola” diyor. Ben “yok kız arkadaşım içeride, o gelmeden gitmem” diyemeden kolumu arkaya kıvırıyorlar. Bakıyorum olay çirkinleşecek, yürüyorum. Kan revan içindeki “kurban” ile beni yan yana bindiriyorlar ekip arabasına. Karakola doğru yola çıkıyoruz.

Bizi yan yana oturtmak gafletinde bulunuyorlar ekip arabasının içerisinde. Pis kurbağaya bir de kafa atmaya kalkıyorum. Lan bugün hepten şanssızım, alnım burnunu sıyırıp omuz başına iniyor. Kafayı da denk getiremiyorum. Ama sonuç kötü oluyor. Karakola kadar kafakolda gidiyorum arabanın içerisinde, boynumu yırtacaklar neredeyse. İbneler. Yeminle taraf tutuyorlar.

Karakola varıyoruz. Beni karakola alıyorlar, lavuk kayboluyor. Nispeten daha iri yarı olan polis geliyor yanıma, bir şeyler söylüyor. O zaman hiç Rusça bilmiyorum. Ukraynaca desen, öyle bir dilin varlığından bile haberim yok. Boş bakıyorum. Bu kendini gösteriyor “Sasha” diyor, “Menya zavut sasha, a vam?”. Haaa, Tarzan Ceyn, Ceyn Tarzan, tamam, bunu biliyorum. Ama aramızda cinsel anlamda bişi olamaz Sasha, onu peşinen söyleyeyim. Adım “Haluk” diyorum. “Familia” diye soruyor. Aile??? Haa, soyadım. “XXX” diyorum. Sonra hiç anlamadığım bir şey soruyor. Boş bakıyorum. Tekrar soruyor, tekrar, daha boş bakıyorum. Sonra cebinden bir not defteri çıkartıyor, “mne den rajdeniye” diyor ve “xx 12, 1972” yazıyor. Doğum günü soruyor lan bu. Doğum günümü yazıyorum. Böylelikle ilk ifademi vermiş oluyorum.

Beni içeriye, çok demirli bir odaya, yani bildiğin nezarete alacaklar ki Nastya geliyor taksiyle. Hassiktir… Bir bu eksikti. Hem nezaretteyim, hem karı dırdırı çekeceğim. Offf… Polisler önce gayet kaba davranıyorlar, “sizin burada bir işiniz yok, lütfen gidin” diyorlar. Ben devreye giriyorum. Acayip bir karizmam var bu akşam. Polislere 3 – 5 dakika müsaade etmelerini söylüyorum, Nastya’nın tercümanlığı ile. Nastya’yı sakinleştirmeye çalışıyorum. Nastya işin iç yüzünü pek bilmediği için olsa gerek, bir hayli üzgün. Tüm bunların tamamen kendi yüzünden olduğunu sanıyor (oysa sadece çoğu kendi yüzünden oldu, neyse). Yatıştırıyorum. Polisler Nastya’nın dışarı çıkması konusunda ısrarlı. Neticede çıkarıyorlar. Ben yalnız kalıyorum. Ama (az önce sözümü geçirdim ya, götüm kalktı), şımarıyorum. Nezarete girmem, burada takılırım diyorum, el hareketleriyle. Ne bok yersen ye diyorlar. Başıma çömez bir polis bırakıp uzuyorlar. Kafası yarık lavuk hala ortalarda yok. Onlar uzar uzamaz, ben de karakol kapısına yöneliyorum. Niyetim tüymek falan değil, sigara içeceğim. Çömez polis önümde kesiliyor, “hop” diyor, “nereye”. “Sigara” diyorum. “Uzaklaşma sakın” diyor, “tabi tabi” diyorum. Çok fena kıllanıp, ben sigara içerken dibimden ayrılmıyor.

Sonra… Sonrası, 2 saat içinde bir ton şey yaşanıyor. Kafası yarık lavuk geliyor pansumanlı vaziyette. Nastya’yı dışarı çıkarıyorlar. 3 polis etrafımda, tam karşımda pansumanlı lavuk. Acaba diyorum, bu üç polis beni tutacak da pamuk prenses beni dövecek mi (internette benzer şeyler okudum çünkü). Omzumu duvara dayayıp, sağ ayağımı arkaya doğru atıyorum, kayıtsızmışım gibi. Aslında niyetim, omuzlarımdan tuttukları anda, pamuk prensesin suratına bir tekme indirmek. Hiç yoktan…

Ama düşündüğüm gibi olmuyor. Pamuk prenses dile geliyor. Eliyle 2 işareti yaparak, para istiyor benden. Ben 200 dolar istiyor sanıyorum. “20 grivna veririm sana,” diyorum, “markette kavun 20 grivna”. Polisler yerlere yatıyor, ama bu salağı da başımdan alıyorlar. Meğer beyinsiz 2000 dolar istiyormuş. Sonra 150 dolar rüşvet verip, yürüyüp gidiyorum. Kiev Bölgesi, Kiev Merkez Polis Karakolu kayıtlarında, bir Haluk barda yürürken bir Stanislav dengesini kaybedip, Haluk’un elindeki şişeye kafa atmış görünüyor. Sabah 5’de bırakıyorlar beni.

Nastya polislere “buralarda gidilecek, sizin de tavsiye edebileceğiniz, böyle adam gibi bir bar var mı?” diye soruyor. Polisler gülüyorlar. Sabahın 5’inde, yaklaşık 5 saati karakolda geçirdikten sonra, Patipa’ya gidiyoruz. Kafam açılmış. Öyle değil, alkolsüzlükten. Üstelik resmimiz bile var Patipa’nın internet sitesinde, günün tarihinde.

By Crom, I do not like this place, where dead men rise, and sleeping men vanish into the bellies of shadows!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir