Cari Açık Mücahidi Reza Zarrab, ya da Hacivat Göt Siker, Ceremesini Karagöz Çeker

Söz sanatı yapmayıp, direkt konuya gireceğim. Zarrab’ın iddianameyi okuyorum. Acayip enteresan şeyler var. Misal şu tırnak içindeki ilk iki paragraf iddianameden birebir çeviri (noktasına, virgülüne kadar):

“Sanık Mehmet Zafer Çağlayan yaklaşık olarak Temmuz 2011’den Aralık 2013’e kadar Türkiye’nin Ekonomi Bakanı’ydı ve halen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmaktadır. Çağlayan, Ekonomi Bakanı olduğu günlerde, İran Hükümeti’ne sağlanan hizmetler karşılığında ve bu hizmetlerin Amerika Birleşik Devletleri makamlarından gizli tutulması karşılığında nakit ve mücevher olarak on milyonlarca dolar rüşvet almıştır.”

“Sanık Süleyman Aslan Şubat 2014’e kadar 1. Türk Bankasının (iddianamede Halk Bankası bu şekilde anılıyor) Genel Müdürlüğünü yapmıştır. Aslan Genel Müdürlüğü sırasında İran Hükümeti’ne sağlanan hizmetler karşılığında ve bu hizmetlerin Amerika Birleşik Devletleri makamlarından gizli tutulması karşılığında nakit ve mücevher olarak on milyonlarca dolar rüşvet almıştır. Halk Bankası’na ABD tarafından yaptırım uygulanmaması için, Aslan ABD Hazine Bakanlığı ile yaptığı toplantılarda ve yazışmalarda bu işlemlerin iç yüzünü gizli tutmuştur.”

İddianamenin kalanını özet geçersek; bunlar İran’dan petrol, doğal gaz vs. alıyorlar, parası ambargo yüzünden doğrudan İran’a gönderilemediğinden, Halk Bankası’na yatırılıyor. Sonra o parayla altın alınıyor. O altının küçük bir kısmı, insani yardım / tıbbi malzeme /gıda yardımı istisnasından faydalanılarak, tıbbi malzeme ve gıdaymış gibi gösterilerek doğrudan İran’a ihraç ediliyor (böylelikle BM ve Amerikan ambargosu delinmiş oluyor). Altının kalan büyük kısmı, Zarrab tarafından sanki Zarrab’ın kendi altınıymışçasına Dubai’ye ihraç ediliyor (cari açık kapanıyor 😀 Zarrab ödül falan alıyor). Dubai’de Amerikan Dolarına, Avro’ya ve diğer para birimlerine dönüştürülüyor ve İran’a aktarılıyor (BM ve ABD ambargosu yine delinmiş oluyor, üstüne üstlük, İran’a para kazandırmak için Amerikan finans sistemi kullanılmış, böylelikle Amerikan finans sistemi “dolandırılmış” oluyor).

Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri İran’a uygulanan yaptırımları genişlettiğinde, Zarrab, Zafer Çağlayan ve “diğerleri” bu işlemlere Zarrab’ın paravan şirketleri üzerinden devam ediyorlar. “Diğerleri” ifadesi tırnak içinde dikkat edersen. İddianamede ısrarla kullanılan bir “diğerleri” ifadesi var. Çağlayan, Zarrab, Zarrab’ın büzüktaşları adları ve lakaplarıyla anılırken (ve bu saydığım isimler için “on milyonlarca dolar rüşvet aldılar” denilirken), ısrarla anılan ama adı belirtilmeyen bir “DİĞERLERİ” var – bu diğerleri kim ola ki? İddianame içerisinde “komploya katılmış olan ama ismi bu iddianamede zikredilmeyen kişilerden birisi” (adı bende saklı) şeklinde atıfta bulunulan ve kısaltılarak CC-1, CC-2, CC-3 falan olarak anılan kişiler olması da adamı ziyadesiyle kıllandırıyor. Madem bu şerefsiz komploya katıldı, adını iddianameye neden dahil etmedin, değil mi? Bunlar itirafçı da adları ondan mı gizleniyor? Yoksa bunlar önemli mevkideki birileri de, kendilerine aba altından sopa mı gösteriliyor? “Şimdilik” adını zikretmiyorum, akıllı ol mu deniliyor? Eğer tahmin ettiğimiz kişi de bu diğerlerinden biriyse… veya CC-1, CC-2, CC-3’se… Halk Bankası Genel Müdürü’nün on milyonlarca dolar rüşvet yediği bir kumpasta, bizim adamımız bunun kaç katı rüşvet yemiştir acaba? Cari açık? Oldu canım! Şimdi anlaşıldı mı o sıfırlana sıfırlana 30 milyoncuğu kalan milyonlarca doların sırrı?

İddianamede Reza Zarrab, Zafer Çağlayan, Abdullah Happani (bu lavuk Reza Zarrab’ın yardımcısı – hani şu Egemen Bağış’a rüşvet götüren Abdullah) vs. arasında geçen konuşmalar, yazışmalar, eposta mesajları en ince ayrıntısına kadar yazılı (içlerinden kelimesi kelimesine alıntılar yapılmış). Yani bu Amerikalılar ya a) Reza Zarrab’ı ve yakın çevresini bir şekilde dinliyorlardı (ve belki de 17-24 Aralık olaylarında internete sızan o ses kayıtlarını ve tapeleri FETÖ’cülere bunlar servis ettiler) veya b) FETÖ’cüler hükümete yakın oldukları zamanlarda bu dinlemeleri yaptılar, AKP’den sağlam darbe yedikten sonra da bu ellerindeki delilleri Amerikalılarla paylaştılar. FETÖ’nün delillerin toplanması aşamasında mı, yoksa delillerin internete sızdırılması ve böylelikle halka yayılması aşamasında mı görev aldığı aslına bakarsanız (bence) çok da önemli değil. Ortada bir suç varsa, bu suçu ifşa edenin terörist olup olmadığına bakılmaksızın o suçun üzerine gidilmelidir. Yani bu işin içerisinde şu veya bu şekilde FETÖ’nün parmağı var mı? Var. Sırf FETÖ’nün parmağı var diye bu olayı görmezden mi gelmeliyiz? Hayır! Her halükarda bu olanı not edip, siyasi tavrımızı hakkaniyetin gereklerine göre belirlemeliyiz. Sana ormanda tecavüz ettiler. Tecavüzün tek tanığı bir PKK militanı. Tanığın PKK’lı olması başkadır, tanıklık ettiği suçun bir tecavüz suçu olduğu, tanıklığın muteber olduğu ve suçu ceza gerektirdiği gerçeği başkadır. Sen tecavüz mağduru olarak her halükarda (terörist olmasına rağmen) o tanığın ifadesinin ciddiye alınmasını istersin. “Aaa tek gören PKK’lıydı, o zaman tecavüze uğramamışım demek ki” diyerek kıçını silip hayatına devam etmezsin.

Benim bu olan bitenden anladığım şu: bizim halkımız saf (keriz) olduğundan, devlet yönetme vasfı olmayan (normalde köyünde eşek siken) bir takım adamlara sırf din sömürüsü yaptıkları için “alınları secdeye değiyor” diye oy verdi, iktidara getirdi. Biz Atatürkçüler götümüzü yırttık, dinletemedik. AKP kah “açılım” dedi, “milliyetçiliği ayaklar altına aldık” dedi, kürtlerle “meğri meğri” söyledi, kürt oylarını alıp iktidara oturdu. Kah “darbecileri yargılayacağız” dedi, Sezen Aksu, Ali Nesin, Adalet Ağaoğlu gibi aptal entellerin oyunu alıp iktidara oturdu. Kah “kürtlerin anasını sikeceğim” dedi, mal MHP’lilerin oyunu alıp iktidara oturdu… Kah FETÖ’yle işbirliği yaptı, Atatürkçülere çamur attı, FETÖ’cülerle birlikte Balyoz’u tertip etti, Ergenekon’u tertip etti, iktidarını korudu. Ama her durumda, bir yolunu buldu ve iktidara oturdu, iktidarda kalmayı başardı. Bu köyünde eşek siken, ömrü hayatı boyunca yırtık ayakkabıyla dolaşmış fakir adamlar devlet bütçesinde zikredilen rakamları, ellerinin altından geçen paraları görünce delirdiler (çünkü aç amına kodumun çocuğu). Ellerine fırsat geçer geçmez de bir takım komplolar kurdular. Siyasi güç, paraya tahvil edilmedikten sonra, nedir? Ne önemi var? Rahmetli Ecevit mesela, Başbakan oldu, ne fayda gördü? Bunlar böyle düşünerek ellerindeki siyasi gücü paraya tahvil etmenin peşine düştüler ve böyle bir bok yediler.

Gelinen noktada AKP’liler diyor ki “yapılan hareket Türkiye’nin maddi çıkarlarına aykırı değil. Biz Amerikalı değiliz, Amerika’nın yaptırımlarını dikkate almak durumunda değiliz”. İşin aslı o kadar basit değil. Yapılan Türkiye’nin maddi çıkarlarına aykırıdır. Doğrudan aykırı değilmiş gibi görünse bile, özünde aykırıdır.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’nin müttefikidir. Türkiye NATO’nun ilk üyelerindendir. 1940’larda Stalin Türkiye’yi bir köşede kıstırıp “sen ne güzel şeysin öyle. Dikkat et, tenhada dolaşma, seni sikerler” dediği zaman koşarak Amerika’nın kanatları altına saklanmıştık. NATO’ya o şekilde girildi. Türkiye stratejik ve askeri ortaklığı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin ambargosunun delinmesine taşeronluk yapmakla ABD’ye ihanet etmiştir. İnsanda az bir şey ahde vefa olur! Yapılan ayıptır.

İkincisi, Türkiye’nin on yıllardır girmek için kıçını yırttığı Avrupa Birliği özünde bir Amerikan projesidir. Amerika’nın İngiltere ile olan bağları zaten açıktır. ABD iki büyük dünya savaşında da Fransa’nın götünü kurtarmıştır. Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, kısmen Ukrayna ve Yunanistan ya ABD, ya da İngiltere tarafından 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işgal edilmek suretiyle “yeniden yapılandırılmış” ülkelerdir. Yani özünde Anglosaksonlar tarafından kurulmuşlardır. Mevcudiyetlerini ABD’ye borçludurlar. AB ve ABD, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik ortaklarıdırlar (daha doğrusu AKP diktasına kadar ortaklarıydılar) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ticaretinde en büyük paya sahip paydaşlarıdırlar (daha doğrusu AKP diktasına kadar paydaşlarıydılar). Hal böyleyken, Türkiye’nin bu tür bir kumpas içerisinde rol almasının, Türkiye’nin öncelikli ticari ortaklarını küstüreceği ve Türkiye’yi milyarlarca dolar zarara uğratacağı açıktır.

Üçüncü olarak, olaylar bir AKP’li zekasıyla ve yüzeysel bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, belki, belllllllki, Amerikan ambargosu Türkiye’yi bağlamaz deyip geçebilirsiniz ama Birleşmiş Milletler sözleşmeleri altında imzası olan Türkiye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler ambargolarına (ve diğer uluslararası antlaşmaların hükümlerine) uymak durumundadır. AKP Türkiye’nin bu taahhütlerine uymayarak Türkiye’yi milyonlarca dolar tazminat ödemek zorunda bırakmıştır (at fava bekle, dava sonuçlansın yanılıyorsam gel yüzüme tükür). Bu bağlamda da, yapılan Türkiye’yi zarara uğratmaktır. Yani AKP’lilerin “Türkiye’nin zararına olan bir hareket yok, olan biten bilakis Türkiye’nin çıkarınadır” söylemi küllüm yalandır, yutturmacadır. Yani Türkiye Cumhuriyeti mültimilyonlarca dolar zarara uğratılmış, bundan Reza Zarrab, Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve “diğerleri” ayrı ayrı on milyonlarca, topluca yüz milyonlarca, belki milyarlarca dolar kar etmişler, hesabı sana bana takıp gitmişler, çilesi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına kalmıştır. Yani, Hacivat göt sikmiştir, ceremesini Karagöz çekecektir.

Rahmetli Necmettin Erbakan’ın götünü yalayarak siyasi mevki edininceye kadar yer sofrasında yemek yiyen, yırtık ayakkabıyla dolaşan at yarağı sıfatlı adamlar bir devlet bütçesi için olağan sayılabilecek rakamları kağıt üzerinde olsun görünce zıvanadan çıkmış, kolay yoldan zengin olma hevesine kapılmışlar, bu şekilde Türkiye’yi KENDİ KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN milyarlarca dolar zarara uğratmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, bir avuç at yarağının ayakkabı kutusuna zulaladığı, araba bagajında git gel kim bilir kaç sefer taşıdığı halde “sıfırlamayı” başaramadığı milyon dolarlar yüzünden riske edilmiş, fakir fukaranın, yetimin, öksüzün onlarca yıllık nafakası çarçur edilmiştir. Etrafından dolanmak için kırk takla attıkları bu ambargonun delinmesi nihayetinde olaya direkt taşeronluk yapmış olan Halk Bankası’na milyonlarca dolar ceza kesilmesine sebep olacaktır. O milyonlarca doların nihayetinde sana bana, kundaktaki çocuğumuza gireceği de açıktır. Ancak, Halk Bankası’nın ödemekle mükellef olacağı (dolayısıyla senin, benim, bizim ödemek durumunda kalacağımız) milyon dolarlar buz dağının görünen yüzüdür. Türkiye’nin uluslararası arenada izole edilmesinin Türk ekonomisine vereceği zarar Halk Bankası’na kesilecek cezanın yüzlerce katı olsa gerektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir