Krom Ölüleri Say

Seneler evveldi. Dikkat et yıl değil sene, önce de değil evvel. Ona göre…

Erol Abi hastaneye yatmıştı. Safra Kesesi ameliyatı biliyordum ben. Bana öyle söylemişti. Daha doğrusu kendisi de öyle biliyordu. Evet. Türkiye’deydim o zaman. Telefonlaştık, “geçmiş olsuna gelcem ne istiyorsun?” diye sordum: “Marlboro,” dedi bana, “iki paket”. Marlboro gayet Erol Abi bir istek, 2 paket de kendisinin günlük tüketimi zaten, ben sandım ki hani sigarası bitmiş, günlük istihkakını istiyor benden. Ertesi güne kadar sigara alma tribi olmasın.

Safra Kesesi dediğin nedir ki lan? Yani işte, bi beyin, bi kalp, bi akciğer, veya ne bileyim bir erkeklik organı gibi hayati bir organ değil ki neticede. En kötü komple aldırırsın, zaten alkol tüketmeyen adamın safraya ya da kesesine neden ihtiyacı olsun?

Bi buket çiçek yaptırdım, iki paket sigarasını da aldım, atladım gittim Acıbadem Acıbadem hastanesine. Odası boştu, kafeterya’da buldum bunları. Bunlar derken bunu ve kız kardeşini. Erol Abi yıllar önce geçirdiği bir kaza nedeniyle biraz çocuk ruhlu olduğu için, kız kardeşi ablası gibidir biraz. Konuştuk, geyikleştik. “Ohoo, adamım, iyileşmişin de fellik fellik geziyon” falan dedim. Çok da fena görmedim Erol Abi’yi o gün, biraz zayıflamış, ama fena gibi de değildi. Neyse, çıkarken sigarasını bırakmayı unuttum. Daha doğrusu, verip vermemek arasında kaldım. Çünkü biliyorum Erol Abi de bencileyin, sigaranın bokunu çıkarır. Düşündüm ki kız kardeşine vereyim. Neyse, kız ablayı çektim kenara giderayak, çıkarttım 2 paket sigarayı uzattım. Dedim ki: “Ayarında verirsiniz. Benden istedi ama tümünü vermeyeyim ki bokunu çıkartmasın”. Kadın gayet soğuk, “yok siz bırakmayın bunları lütfen, içmemesi lazım zaten” dedi. Erol Abi kız kardeşinden hep evhamlı kız kurusu (hatta vesveseli bakire kaltak) diye bahsettiği için, ben hatunu abartıyor diye düşündüm, bak yine kötüye yormadım olayı. Sigaraları aldım, iyi günler dileyip yola koyuldum.

Aradan üç beş gün geçti, bana Kiev yolları göründü, Kiev’e geldim.

Hatundan, yeni ayrılmıştık o zaman. Hatun dediğim, eski hatun, Nastya. Daha doğrusu, Nastya’yla zırt pırt ayrılırdık, birkaç hafta ayrı kalır, yine salya sümük barışırdık mütemadiyen. İşte bu da o salya sümük barışıklıkların öncesinde hep zuhur eden o alışıldık ayrılıklardan biriydi. Kiev cephesinde yeni bir şey yoktu yani.

Kiev’e geldim, işimdeyim gücümdeyim. Sonra Kaan geldi, gezdik dolaştık. Sonra Kaan gitti. Lan koskoca Ukrayna’da yalnızım. Zaten özlemişim de hatunu, üstüne bir de gurbet ellerde yalnızlık bindi tabi… Aldım telefonu elime, yedi yirmi dört aramaya başladım Nastya’nın telefonunu. Uykusuz 4 şişe votka sonra açtı bu telefonunu. Telefonu açtıktan sonrası kolay. Devrisi gün hop Kiev’deydi. 2 gün hasret giderildi. 2 gün sonra hadi bara çıkalım denildi.

Nastya gelince ben de biraz normal insan oldum, dostluk, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, iş, güç gibi daha ikincil kaygılara da vakit ayırabilir oldum. Hep erkek kadından önce hazırlanır ya, ben de o gün Nastya’dan önce hazır ve nazır vaziyetteyim. Nastya’nın “şu eteğin üzerine bu bluz mu, yoksa bu pantolonun üstüne bu kazak mı?” şeklinde özetleyebileceğim eziyetine maruz, çoğunlukla bir şey yapmıyor, hazırlanmasını bekliyordum. O arada can sıkıntısından cep telefonuna cepte MSN kurmuşum, wap ayarlarımı tamamlayıp internete bağlanmışım, bir yandan “Yok, öbürü daha iyiydi. Hayır bunla da gece üşürsün” vs. şeklinde Nastya’yı cevaplıyorum. Tam çıkacakken MSN bağlandı. Aaa Erol Abi orada. Hastaneden çıkmış. O günden beri görüşmüyoruz. O arada Nastya o akşamki kılık kıyafeti ile ilgili son kararı verdi. Nastya’nın aradığı taksi geldi, aşağıya iniyoruz tam. Asansörde, Erol Abi’den kısa ileti: “Kansermişim Haluk ben”.

Way anasını zina edeyim… Demek ben kanser hastasına sigara götürmüşüm. Şimdi anlıyorum Erol’un kız kardeşinin suratındaki ifadeyi. Bilmiyordum lan. Ben bile o kadar duyarsız hayvan oğlu hayvan değilimdir. Anlayamadım çünkü Erol Abi’den gizlemişler. Çünkü Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

1970’lerde, babası askeri ateşe olarak Amerika’da görev yaparken, Erol Abi Kaliforniya’nın saygın tıp fakültelerinden birinde öğrencidir. Sevgilisini alır bir hafta sonu, atlar otomobiline, Nevada’ya doğru basar gaza, ver elini Las Vegas. O sırada arabayı hatun kullanıyor. Erol Abi Amerikalıların “shot-gun seat” (pompalı tüfek koltuğu) dediği ön yolcu koltuğunda, emniyet kemersiz. Zaten emniyet kemeri ayak bağı oluyor, çünkü hatunla yiyişiyorlar. Erol Abi’nin fermuar falan açık… Direksiyon Erol Abi’de, Erol Abi’nin direksiyon kızda. Anlamışsındır 🙂 O heyecanla karşı şeride girerler. Olay anında fazla değil, azami 50 mille seyahat etmektedirler. Karşıdan polis raporlarına göre azami 40 mille gelmekte olan bir otomobille kafa kafaya girerler. Erol Abi ön camdan dışarı fırlar, azami, asfalta açar asgari beynini, Nevada’nın çöl sıcağına. Beyin sote…

Çok kriminal spatulaları ve adli tıp fırçaları olur Amerikan polisinin. O ileri teknoloji spatula ve fırçalarla, 1973 yılında, toplarlar Erol Abi’nin beynini asfalttan, bir CSI faraşa doldururlar, sonra Erol Abi’nin kafatasından arta kalanın içine tıkıp, hop hastaneye koştururlar. Tüm bunlar 911 saniye içerisinde –ve allahtan Amerika Birleşik Devletleri’nde cereyan eder. Erol Abi 911 saniye sonra ameliyattadır çünkü gavur Amerikalı insan hayatına önem verir kapa 911 parantez. Erol Abi 42 gün komada kalır. Doktorlar Jesus’tan umut kesilmez der, Jesus harbiden delikanlı çıkar, bir güzellik yapar. Erol Abi’nin kafasına takılan Sovyet teknolojisi implant kafatası işe yarar, 42 gün sonra Erol Abi kendine gelir gibi olur. Ama o gün bugün, Erol Abi metal dedektörlerinde bipleyip durur ve o gün bugün Erol Abi, kazanın olduğu günkü gibi, 19 yaşında kalır hep. İşte o yüzden, Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

Kiev’de Shooters isimli bir bar. Bara gidene kadar Erol Abi’yle yazıştım. Çok morali bozuktu, “ölcem oğlum işte ölcem” diyor, arada gerilip, darlanıp bana küfürler ediyor, “ne yarraamı biliyorsun ki teselliye uğraşıyorsun pezevenk göt oğlanı” diyor. O şekilde bara girdik, kendime bir frozen margarita söyledim Nastya’ya bir beyaz şarap, yine Erol Abi’yle yazışmaya devam ettim. Erol Abi’nin durumunu Nastya’ya belli etmemeye de çalışıyorum, üzülmesin kız. Zaten bu haliyle yeterince üzücü. Ama garip de oluyor, Nastya yanımda ben cep telefonunda mesajlaşıyorum. Acayip bir durum. “Abi ben kaçıyorum, çok seksi bir hatun var yanımda, bardayız çok eğleniyoruz. Sonra konuşuruz” da diyemem adama. Çok severim Erol Abi’yi. Dünya başıma yıkıldı. Teselli etmek için kelime bulamıyorum. Bir kanser hastasını teselli edebilmek için on numara yalancı, yüz numara orospu çocuğu olmak lazım. Ben her ikisi de değilim. Yani birkaç numara eksiğim var en azından.

O arada Nastya benden sıkıldı, “piste açılıp dans edeceğim ben” dedi (ki beni germek için yapar bunu, ilgisizlikten sıkıldı), “uzaklaşma ters bişi olmasın” dedim. “Burası Ukrayna, Türkiye değil, burada ters bişi olmaz” dedi. “Burası neresi olursa olsun ben Türküm, ters bişi yaparım” dedim. Duymadı mı, dinlemedi mi bilemem, ama yürüdü gitti. İki üç dakika daha konuştuk Erol Abi’yle sonra Erol Abi yorulduğunu, dinlenmesi gerektiğini söyleyip kapattı MSN’ini. Margaritam bitti, ki o gün içtiğim ilk içkiydi o margarita. Üstüne bir Corona söyledim. Coronam geldi, bir yudum alıp bardan kalktım, piste, Nastya’nın olması gereken yere doğru uzandım. Bu son olanlar, Nastya’nın dansa kalması ve benim piste yürümem vs., 2 – 3 dakika içerisinde cereyan etti, fazla değildir. Cuma mıdır, Cumartesi midir hatırlamıyorum geçmiş gün, ama bar hıncahınç. Piste ulaşana kadar üç beş küme insan aşmam gerekti. Sonuncusunu aşıp da piste gelince bir de ne göreyim?

İbnenin biri Nastya’ya sürttürmekte. Ben yetene kadar Nastya döndü tersledi. Ama ben gergin miydim neydim bilemiyorum, gırtlağından duvara bastırıp korumalar gelip ayırana kadar corona şişesiyle kafasına bayağı bir vurduğum, corona şişesi kırılmadıkça kendimden geçip daha bile sert vurduğum rivayet olunur.

Hatta derler ki, korumalar iki kolumdan girip beni havaya kaldırdığında, ben mecburen bıraktığımda herifi, kaymış gözleri tavana bakar vaziyette yere yığılmış, ben bi de yerde bilinçsiz yatan vücuduna şişe fırlatmışım. İşte o gün bu gündür Shooters’a Türkler giremezmiş.

To be continued… İlla ki…

Krom, ölüleri say ve küçüklerini koru. Sadakallahülazim, amin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir